İnsan başıboş yaratılmamıştır.....

Bu makalemizde insanın yaratılış gayesi, hayatın, ölümün anlamı ve bu çerçevede insanın kulluğu konularına temas edeceğiz.

İnsan başıboş yaratılmamıştır.....
PROF.DR. HAYDAR BAŞ

İnsan başıboş yaratılmamıştır.....

Günümüz dünyasında insanımızın zaman zaman "olayların içinde kaybolup gidiyoruz. Bir hengâme içerisinde kendimizi fark edemiyoruz" diye hayıflandığını görürüz. 

Bunun olması tabiidir. O zaman şu sorunun cevabını öğrenmek zorunda olduğumuz apaçıktır: İnsanın yaratılış gayesi nedir? Bu varlık âlemi içerisindeki konumu, kıymeti, değeri nedir?

Bu sorunun cevabı, mahiyet itibariyle gerçekten önem arz etmektedir.

İnsan olarak ne için yaşıyoruz, niçin varız, sorularını sorduğumuz zaman karşımıza çıkan, önümüze gelen netice şudur: Bir mevki sahibi, bir rütbe sahibi olmak için yaşıyoruz. Güçlü olmak için yaşıyoruz. İnanan da, inanmayan da bu kulvarda koşuyor.

En yakınlarımızdan en uzakta olana aynı soruyu tevcih ettiğinizde (ileride izah edeceğim) konuları içeren cevaplar veriliyor ama haline; yaşantı tarzına baktığınız zaman hiç de öyle değildir. 

Zengin olmak, yükselmek, çok şey elde etmek, herkesin üzerine çıkmak isteği görülüyor. Bütün bunlar kötü şeyler mi? Bir maksat, bir gaye olmazsa boş şeyler. 

Ama ifade etmeye çalışacağımız gibi bir gaye olursa çok şeydir. Şimdi maalesef gayesiz bir büyüme, gayesiz bir yükselme, ihtiras, yani nefsanî bir duygu içerisinde olduğu için hakkıyla yükselmeyi başaramıyor, arzu ettiği zenginliği de elde edemiyor. Veya yükselse bile tatmin olmuyor.

Başıboş bir hayat tarzı hâkim

Günümüzün insanı, yani uzaktakiler değil, bizler, başıboş bir hayat tarzı içerisinde günümüzü gün ediyoruz. Başıboş bir hayat yaşıyoruz. 

Hâlbuki Cenab-ı Vacibu'l-Vücud Hazretleri, Kur'an'da, "İnsanoğlu başıboş ya ratıldığını mı zannediyor?" buyurmaktadır. 

Adeta kafanın sert bir cisme çarpması gibi, "kendine gel bakayım. Sen başıboş yaratılmadın" deniliyor. "Sen bir hesap üzere yaratıldın. Senin yaratılışının bir maksadı, bir gayesi var."

Sadece insanın değil, bütün bu mükevvenatın, bu âlemin bir yaratılış maksadı vardır. O maksat bir hesap üzeredir. Milimetrik hesap üzerinedir. Mizan üzerinedir. 

Her şey mükemmel bir nizam üzerine olunca ve insan da başıboş yaratılmayınca "acaba niçin yaratıldı" sorusu akla geliyor. 

İnsan, bu sorunun cevabını kendi bulamayacağı için Cenab-ı Hak, onu ona bulduracak haberciler, elçiler göndermiştir. O'nu tanıtan, nebi ve resul dediğimiz cinsten seçilmiş ve sevilmiş ulu'l-azim insanlar göndermiştir. Onların kanalıyla Kur'an'da mevcut olan bir mesaj veriyor. 

Her ne kadar bu mesaj okuyacağımız ayet-i kerime ile Kur'an'da veriliyorsa da Kur'an'dan evvel gelen 104 kitabın tamamında bu mânânın mahiyet halinde insanları kuşattığını ve peygamberlerin bu mesajı insanlara bildirdiğini görüyoruz.

O mesaj nedir?

Şudur: "Ben, insanları ve cinleri ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zariyat, 56). 

Bizi takip eden okuyucularımız hatırlayacaklar daha önceki makalelerimizde "İbadet, Allah'ı bilme ilmidir" diye yazmıştık. 

Çünkü taat ve ibadet ile kul Rabbinin tecellilerine mazhar oluyor. O tecelliler ile de Yaratıcıyı tanıyor. O zaman kul Allah'a ârif oluyor. 

Yani Allah'ı bilme ilmini öğreniyor. O bakımdan bu mânâya gelsin diye bu ayetteki ibadet/kulluk hususunu ulema "Allah'ı bilmek" olarak tefsir ediyor. Yani ibadet yaptınız mı neticede Allah'ı tanırsınız.
İbadetle hayatını yönlendiren insanların hayatında hemen hemen bütün işlerin merkezinde oturan gaye Allah'ın rızasıdır. 

Allah'ın rızası olması münasebetiyle attığı her adımı "O, benden razı olsun" inancıyla atar. Aldığı nefesi, yaptığı bütün işleri "O, benden razı olsun" diye alır, yapar. 

"Benden razı olsun" diye insanın attığı her adım onun ibadetidir. Bu hâl, bu niyet, onun Allah'ı hatırlamasına vesile olur. Hatırlamak ise Allah'ı zikirdir. Allah'ı unutmamak, Allah'ı hatırda tutmak, "Allah, Allah" diyerek Allah'ı zikretmek de zikirdir, Allah'ı unutmamak da zikirdir. 

Sadece bir niyet Allah'ı zikrinize sebep oluyor. O vesileyle Cenab-ı Vacibu'l-Vücud da kulun kalbine tecelli ediyor. Kul, tecelli eden Rabbi tanımaya başlıyor. 

Tanıdıkça o büyük azameti seyrediyor; O'nu görüyor. Gördükten sonra, "Allah, Allah, ben hiçbir şey yapmıyorum. Aman ya Rabbi!" diyor. 

İbadetleri ona az geliyor. O kudret, o kuvvet, o azamet karşısında o kadar küçülüyor ki nerede ise "ben yokum" dercesine içinde azamete karşı hem bir saygı ve O'na bağlayan sevgi ve muhabbet gelişiyor. Yaptıkça ibadet yapmanız içinizden geliyor.

Dikkat edilirse, bu hali yaşayamadığımız zaman ibadet sırtımızda bir külfet oluyor. Bir namaza kalkarken sanki sırtımızda dağlar varmış gibi oluyor. Hele sabah namazı olunca...

İnsan halifetullahtır

Peki, neden böyle oluyor?

Çünkü kalp ile Allah arasındaki devreyi ibadetle tam kuramadık, kapıları açamadık da ondan. Gelecek sinyallerden habersiz kaldık. İbadet, hakikatte o sinyallerin kulun kalbine tecellisine ve o tecellilerle de kulun Allah'ı tanımasına sebep olmaktadır. İşte ayette murat edilen budur. 

"Ben böyle bir padişahım, haberin olsun" halini yakalamandır. O gücü her an yaşamandır. Kiminle karşı karşıya olursan ol, hangi birlik olursa olsun, bu böyledir. 

O güçle birlikte hayatı kucaklamaya çalışan sen o zaman herkesin fevkine, O'nun için, O'nun adına çıkmak istersin. Niye? 

İnsan neydi? Halifetullah değil miydi? "Ben, O'nu temsil ediyorum. İnanmış bir mü'min olarak bunu biliyorum." O zaman güçlü olmaya, kuvvetli olmaya mecbur oluyor.

Bu mükevvenatın onun emrine musahhar kılındığına inanıyoruz. Ayet-i kerimede, semada, yerde ne varsa insanoğlunun emrine amade kılındığı buyuruluyor. 

Bütün bu mükevvenat insana hizmet için verilmiştir. Bir gaye olmazsa bu verilen şeyin hesabını vermek de çok zordur. Her şeyin hesabı sorulacaktır. 

Bir nefesin dahi, zerrenin dahi hesabı sorulacaktır. O mânâda insanın Vacibu'l-Vücud olan Rabbinin maksadını bilerek elindeki malzemeyi değerlendirmesi, kâinattaki varlıkları şekilden şekile sokup O'nun rızasını kazanacak tarzda kompoze etmesi, çocuklarının rızkını kazanması, düşmanına karşı direnmesi, insanıyla, milletiyle geçinmesi, düşkünlere yardım etmesi, fakiri-fukarayı gözetmesi, kısaca bütün bu hallerin tamamı ibadet olmuş oluyor. 

O ruh yakalandığı zaman fikir de, beden de ahsen-i takvim bir mahiyet arz ediyor. Ayeti kerimede, "Biz insanı en güzel surette yarattık" buyuruluyor. 

O'ndan uzaklaşırsa insan, ayet-i kerimede buyurulduğu veçhile "hayvandan da aşağı" bir konuma düşüyor. Allah korusun, kaybolup gidiyor. (Prof. Dr. Haydar Baş, İcmal Dergisi Ekim 2016)