Milli Devlet’te gençlik ve eğitim.....

Günümüzün asıl problemi veya meselesi şu veya bu değildir. Ülkelere baktığınız zaman, ülke insanları çeşitli problemleri önümüze koyuyorlar. 

Milli Devlet’te gençlik ve eğitim.....
PROF.DR. HAYDAR BAŞ

Milli Devlet’te gençlik ve eğitim.....

Dolayısıyla, olayların çözümünü hep insanın dışında, maddi öğelerde, maddi boyutlarda arıyorlar. Bunlar, hiç problem değildir manasına da gelmesin. Elbette ki bu problemler var. 

Ama bugün insanın asıl problemi bizatihi kendisidir. İnsan kendisini tanımıyor. İnsan, en çalışkan, en bilgili akademisyeninden, profesöründen sokaktaki vatandaşına kadar "ben neyim?" sorusunun cevabını veremiyor. 

Yani insan kendisini bilmiyor. Biz kendimizden o kadar çok uzağız ki... 

Kendimizden uzak olmamızın asıl sebebi de; problemlerin, hastalıkların ne olduğunu bilmememizdir. İşte bunu da gördüğümüz zaman diyoruz ki; biz, kendimize çok yabancıyız.

İnsanoğlu kendine yabancılaştı

Bugün asıl mesele, asıl dava, insanoğlunun kendisine yabancı olmasından kaynaklanıyor. 

O halde sormamız lazım: "İnsan nedir?" "Nereden geliyor, nereye gidecek?" Yani "sen bu alemde başıboş, hüda-i nabit, dağda tesadüfen büyüyen bir ağaç mısın, kırdaki bir çiçek misin, çimen misin, ahırdaki bir inek misin, sen nesin?" sorusu sorulduğu zaman hepimiz apışıp kalıyoruz.

Bazı konferanslarımda sorardım. Derdim ki: "Lütfen! Yaşınızın her yılını bir dakika nispetinde değerlendirin. Bir yıl için bir dakika kendinizi anlatın. 60 yaşındaki insan bir saat kendini anlatsın. 80 yaşındaki 80 dakika kendini anlatsın. 20 yaşındaki 20 dakika anlatsın." 

Bu soruyu tevcih ettiğim her yerde, herkes, hepimiz, apışıp kalıyoruz. Yani ben, beni tanımıyorum. Ben 70 sene benimle beraber dostum, benimle beraber arkadaşım ama kim olduğumu bilmiyorum. 

Bu gafletin yaşandığı böyle bir dünyada huzurdan, saadetten, mutluluktan bahsetmek mümkün olabilir mi? İşte biz, bunu anlatmaya çalışıyoruz. Gelin, hep beraber bu "ben"i çözelim. Bu meçhullerden kurtulalım.

İşin en garip tarafı insanlık o kadar şaşırmış ki "ben neyim?" sorusunu soran şahıs, "ben meçhulüm" cevabını vermiş, bundan dolayı da Nobel ödülü almış. 

Bu da ikinci bir cehaleti teşkil ediyor. Bu korkunç bir cehalettir. Demek ki bu dünya iyice gitmiş durumda. O halde "ben neyim?" sorusunu sorduğumuz zaman Hz. Adem'in (a.s.) yaratılışına gideceğiz. 

Allah (c.c.), Adem'e, "Sana ruhumdan üfledim üfledim" buyuruyor. Şimdi ortaya bir gerçek çıktı. "Sana ruhtan soruyorlar. Habibim de ki: O Allah'ın bir emridir." Sende ve bende öyle bir nefha-i İlahi var ki meçhuliyet ortadan kalkıyor. Böyle bir varlık hiç meçhul olur mu? 

Bu malum ama insan olaya boş gözlerle baktığından bu incelikleri göremiyor. Onun için bu "ben neyim?" sorusunda çok durmak lazım.

Bizim öyle kıymetlerimiz var ki değerini bilmemek mümkün değil. Evet, Batı kendi nirengi noktasını tespit edemediği, mutlak değerinden uzaklaştığı, bilahare o değerlerini kendi, kendine ikame etmeye çalıştığı için bir şey bulmuş, demiş ki: "Evet, ruh var." 

Doğru! Ama sadece Ruhullah'ta var, diyor. O kim? Hz. İsa (a.s.). O zannediyor ki, o zannediyor ki sadece Hz. İsa'da var. Halbuki bende de var, sende de var. Bundan haberi yok. 

Bizim Hıristiyan dünyasından farkımız; Hz. İsa'ya atfettikleri ruhun bir mislinin insan dediğimiz varlıklarda var olduğuna inancımızdır. 

Bu manada sen de ruhullahsın, ben de ruhullahım. Oradaki mucizat-ı İlahi, Hz. İsa'nın, ana rahmine babasız yerleştirilmesidir. Mucize buradadır. Yoksa ona ruh verdi de başkasına vermedi değil.

Tabii bir insan, merkezi bilmezse hasta insanların kapıldıkları yanlışları aynen kendi hayatına geçirir, sonra da kendi problemi imiş gibi insanlığa anlatmaya çalışır. 

Bizim halimiz bunu gösteriyor. Onları örnek aldığımızı söylüyoruz. Halbuki onlar hasta. Adam benliğini kabul etmiyor. Psikolojide ruhu tarif edilirken, "Olayların karşısında organizmanın tepkisine ruh denir" deniliyor. 

Olaylar karşısında organizma ortaya bir tepki koyuyor bunun adına ruh diyorlar. Bu anlayışın insana maneviyat öğretmesi, onun önünü açması, sonsuza taşıması, Allah ile buluşturması mümkün mü? Yarın devam edecek (Prof. Dr. Haydar Baş İcmal Dergisi Kasım 2017)

Batı dünyası için insan hakları, her zaman sadece kâğıt üzerin de kalmıştır. Bunun nedeni, meselenin iyi ele alınamamış olması değil, Batı dünyasında insan haklarını verecek bir iradenin bulunmayışıdır. Böylece işin sadece propagandası yapılmakta, denilenler yalnızca lafta kalmaktadır. Hakkı veren olmayınca, istismarların olması ise çok normaldir. 

Milli Devlette, önümüzdeki bölümlerde değineceğimiz gibi, hakların verilmesi değil, "insan için doğuştan var olduğu" devlet tarafından kabul edilen hakların yine devlet eliyle yaşatılması ve korunmasından bahsedilir. 

Biz, ilk olarak fertlere haklarını verecek insanı ele alıyoruz. Öncelikle bu insanı yetiştiriyoruz. Hak ve hürriyetleri yaşatacak uygulamaları hayata geçirecek bir yaşam telakkisi kazandırıldıktan sonra, ancak insan haklarının uygulamalarından bahsedilebilir. 

Milli Devlet, eğitim konusunu, günümüzde ihtiyaç duyulan ve özlenen insanın yetiştirilmesi bakımından önemle ele almaktadır. 

Bu bağlamda Kapitalizmin bencil ve egoist insan modelinin yerine; tüm insanlığa haklarını verecek ve onları koruyacak fertlerin yetiştirilmesi, milli eğitimin ana vazifelerindendir. 

Birlik ve beraberliği temin edecek, devlet ve milletine bağlı bireylerin yetiştirilmesi de vazgeçilemez esastır. 

İnsanın yetiştirilmesi bahsinde ele alınması gereken bir diğer önemli husus ise, her milletin kendine ait değerleri özelde ise Türk Milleti'ne ait değerleri gençliğimize kazandırmamızdır. 

Bugün hangi millete bakarsanız bakınız; örnek bir modeli vardır. Bir İngiliz veya bir Alman vs. gencini farklı milletlerin gençliğinden ayıran bir modeli mevcuttur. 

Kendi değerleriyle, örfüyle, adetiyle kısacası medeniyeti ile yoğrulmuş model anlayış, örgün ve yaygın eğitim ile kendine öğretilmiştir. 

Bizde ise, böyle bir Türk modeli henüz belirlenmemiştir. Dolayısıyla gençliğimizin yetiştirilmesinde de ona örnek olarak sunulan bir Türk modeli maalesef yoktur. 

Bu boşluk, ister istemez globalizmin kültür anlayışı ile doldurulmaktadır. Globalizmin zihinler üzerindeki en etkili yaptırımı, fertlere, farkında olmadan kendi düşünce kalıplarını, kültürünü ve medeniyetini kabul ettirmektir. 

Böylece yapılan reklamlar ve kampanyalarla batılılaşmayı, Batı patentli eşyaları kullanmak, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yemek veya onlar gibi davranmak olarak anlayan bir millet oluşturulmaktadır. 

Çağdaşlaşmayı batılı gibi olma şeklinde algılayan bu nesil, kendi gibi hareket etmeyenlere karşı taklit ettikleri ile bir üstünlük kazandığını düşünmektedir. 

Sahip olduğu değerlerini, milli kimliğini ve medeniyetini hiçe sayan bu anlayış, Batı taklidinde bir hayat telakkisi ile modernleştiğini düşünürken; geldiği noktada öz kimliğini ve değerlerini yitirmektedir. 

Böyle bir nesil, geleceğimizi globalizme ipotek etmek demektir, dolayısıyla Globalizm karşısında dik durabilmek, değerlerine sahip çıkan bir gençliğin yetiştirilmesi ile sağlanabilir. 

Verilecek eğitim bu nedenle kültürümüze, tarihimize ve değerlerimize sahip çıkan bir hayat telakkisi ekseninde olmalıdır. 

Milli Devletin en büyük sermayesi elbette ki yetişmiş gençliğidir. Vazifemiz, iyi eğitilmiş, bilgili, tecrübeli ve kabiliyetli, insan bahsinde temel vasıflarına dikkat çektiğimiz bir genç neslin yetiştirilmesidir. 

Bu gaye, eğitim sistemimizin keyfiyetinin ve kalitesinin değişmesi ile Milli Devlet anlayışında gerçekleştirilecektir. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tek bir etnik unsurdan vücut bulmamıştır. İçinde pek çok farklı unsurları barındıran bir bünye söz konusudur. Bu durum haliyle etnik çatışmalara potansiyel bir zemin hazırlamaktadır. 

Halbuki yetiştirilen insanın, kendi ülkesinin içinde bulunduğu hassasiyetleri dikkate alarak hareket edebilmesi gerekir. 

Bu bağlamda, tarihimizin ve medeniyetimizin mirasıyla şekillenmiş Türk Milleti kimliğini örselemeden, tüm halkları kucaklayacak, devlet–millet birliğine zarar getirmeyecek bir çoğulculuğa açık olması, birlik ve kardeşliğin devamı için zorunluluktur. 

Böyle bir etnik çeşitliliğin olduğu yerde paylaşımcılık esastır, esas olmalıdır. Bugün verilen eğitim, yukarıdaki çerçevesini çizdiğimiz insan tipinden çok uzaktır. 

Yetiştirilen insan için model, kapitalizmin egoist insan modelidir. Yani, bencil, yalnızca kendi ihtiyaçları ve ihtiraslarının tatminine uğraşan bir malûl kimliktir. 

Hal böyle olunca, bu insanın devlet kademesinde yer aldığı bir yapılanmada birlik ve bütünlüğün temini de imkansız olmaktadır. 

Oysa içinde bulunduğumuz süreçte en çok ihtiyacımız olan şey, birlik ve beraberliği temin edecek fertler ve bu fertlerin idaresidir. 

Milli Devletin eğitim anlayışında, öncelikle bu birlik ve beraberliği içine sindirmiş, hoşgörülü, adil, kuşatıcı, Türk kimliğini onurla temsil edecek bireylerin yetiştirilmesi olacaktır. 

Milli–manevi değerlerimize, gelenek ve göreneklerimize uygun olarak çağdaş standartlarda bir eğitim verilmesi kaçınılmazdır. 

Milletleri ayakta tutan milli kültürü gençliğe vermek, Milli Devletin en önemli eğitim politikalarındandır. Milli kültür deyince, bir milletin inancı, örf ve ananeleri, aidiyet ve mesuliyet duygusu, tarih şuuru vb. değerleri anlaşılmaktadır. 

Dünyanın en eski ve gelişmiş medeniyetlerinden biri olan Türk kültürü, maalesef yapılan yozlaştırma ve inkültürasyon faaliyetleri ile milletimizin gözündeki değerini yitirmiştir. 

Globalizmin kültürümüz üzerindeki etkileri sonucunda tarih boyu başka milletlere kaynak ve örnek olmuş değerlerimiz örselenmiş; dışarıdan taklit davranışlar ve kültür transferleri, adeta vaz geçilemez hayat telakkimiz haline getirilmiştir. devam edecek (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi modeli sh: 610)