Mardin’in labirent sokaklarında bir hafıza yolculuğu

Güneydoğu’nun kalbinde, her sokağı bir tarih kitabının sayfasına açılan Mardin, modern dünyanın hızına meydan okuyor. Mezopotamya Ovası’na yukarıdan bakan bu kadim kent, sadece taş binalardan ibaret bir açık hava müzesi değil; dillerin, dinlerin ve yüzlerce yıllık hikâyelerin asılı kaldığı canlı bir zaman tüneli

<Mardin’in labirent sokaklarında bir hafıza yolculuğu

İnsan bazı şehirlere sadece gitmez, o şehirlerin içine doğru yürür. Mardin, tam olarak böyle bir coğrafya. Akşamüstü ovaya çöken o bakır rengi sisi izlerken ya da bir taş dehlizin gölgesinde kahvenizi yudumlarken, zamanın burada İstanbul'daki ya da Ankara'daki gibi akmadığını anlarsınız. Burası, acelesi olanların değil, durup dinlemeyi bilenlerin şehri. Altın sarısı kalker taşından oyulmuş evlerin gölgesinde yürürken, modern hayatın tüm gürültüsü yerini asırlık bir sessizliğe bırakıyor.


Abbaraların altında kaybolma sanatı


Mardin'i keşfetmenin ilk kuralı, haritaları ve telefon navigasyonlarını bir kenara bırakmaktır. Çünkü bu şehirde en güzel rotalar, kasıtlı olarak kaybolduğunuzda karşınıza çıkar. Sokakları birbirine bağlayan, evlerin altından geçen tünel benzeri geçitler olan "abbaralar", şehrin gerçek damarlarıdır.

Bir abbaranın altından geçerken başınızı yukarı kaldırdığınızda yüzlerce yıllık bir taş işçiliğinin detaylarını görür, tünelin diğer ucuna çıktığınızda ise kendinizi bambaşka bir yüzyılda bulabilirsiniz. Yukarı Şehir'de yürürken size eşlik eden tek şey, dar basamakları tırmanan eşeklerin çan sesleri ve taş duvarların arasından sızan taze kakule kokusudur.


Deyrulzafaran ve Kasımiye


Şehrin siluetini oluşturan yapılar, taşın insanoğlunun elinde nasıl bir şiire dönüştüğünün en somut kanıtı. Şehir merkezinin biraz dışındaki Deyrulzafaran Manastırı, Süryani kültürünün ve inancının kalbi olarak binlerce yıldır ayakta.

Manastırın güneş tapınağından kalma taş odalarında yürürken hissettiğiniz mistik hava, Kasımiye Medresesi'nin avlusuna geldiğinizde yerini felsefi bir dinginliğe bırakıyor.

Kasımiye'nin avlusundaki havuzda akan suyun hikâyesi, aslında insanın doğumundan ölümüne kadar olan yaşam serüvenini simgeliyor. Suyun doğduğu yer çocukluğu, aktığı oluk gençliği, döküldüğü havuz ise yaşlılığı ve sonsuzluğu anlatıyor. Bu avluda oturup tam karşınızda uzanan sonsuz Mezopotamya Ovası'nı izlemek, insana kendi hikâyesinin ne kadar küçük ama değerli olduğunu fısıldıyor.


Gecesi gerdanlık, gündüzü seyranlık


Mardin için boşuna "Gecesi gerdanlık, gündüzü seyranlık" dememişler. Güneş, ovaya doğru batmaya başladığında şehirde hummalı bir dönüşüm başlar. Gündüzün o sıcak toprak tonları, yerini kalenin eteklerinden aşağıya doğru süzülen binlerce ışığa bırakır.

Yukarıdan bakıldığında ova adeta karanlık bir deniz, şehir ise o denizin kıyısına kurulmuş ışıl ışıl bir liman gibidir. Bu saatlerde tarihi bir konağın terasına çıkıp geleneksel Süryani şarabını tatmak ya da közde pişen mırrayı yudumlamak, Mardin seyahatinin imza anına dönüşür. Kulaklarınıza çalınan bir dengbêj ezgisi ya da eski bir şarkı, ovadan esen rüzgârla birleşip geceyi tamamlar.

Mardin, bavulunuzu toplayıp döndüğünüzde bile zihninizde taş duvarların kokusunu, o sonsuz ovanın derinliğini bırakan, kolay kolay terk edilemeyen bir şehir.