TEVHİD HAKİKATİNİ ANCAK ZİKİR EHLİ OLAN KAVRAYABİLİR…..

       Tevhid hakikatini gerçek mânâda ancak zikir ehli olan kavrayabilir. Yani Kur’ân-ı Kerim’in hakikatini kavramak ancak zikir ehline ait bir hâldir. “Mü’minler ancak, Allah zikredildiği/anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rab’lerine dayanıp güvenen kimselerdir” (Enfal 2) buyuruyor.

TEVHİD HAKİKATİNİ ANCAK ZİKİR EHLİ OLAN KAVRAYABİLİR…..
Mimar Gökhan Demir

TEVHİD HAKİKATİNİ ANCAK ZİKİR EHLİ OLAN KAVRAYABİLİR…..

   Peygamberlerin ve tüm kutsal kitapların gönderiliş amacı tevhidi ilan ve i’lam içindir. Âyet-i kerimede Kur’ân-ı Kerim’in de bu tevhid hakikatini insanlara bildirmek için gönderildiği vurgulanır: “İşte bu (Kur’ân-ı Kerim), kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp

öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir.” (İbrahim52)

   İnsanın yaratılış maksadı Cenâb-ı Hakk’a kulluk ve bu eşsiz tevhid hakikatinin bilinmesi içindir. Bu hakikati kavramanın ve mârifetullaha ulaşmanın ise zikrullahtan başka yolu yoktur. Kur’ân-ı Kerim âyetleri okunduğu ölçüde kul Rabbi ile konuşur, irtibat kurar. Mânâsı anlaşılsa da, anlaşılmasa da Kur’ân-ı Kerim okuyanın iç tabiatında, derûnunda fevkalâde bir haz, bir mânevîyat oluşturur. Bu mânâda okuyan, mânâsını anlasa da, anlamasa da faydasını görür…

    Bu, şuna benzer; doktora giden hastaya, doktor bir reçete takdim eder.  Hastanın, ilacın ne oluşumundan haberi vardır, ne de kendinden. Hasta, doktora teslim olur, ilaçları kullanır, sapasağlam olur. Bu şifâ, ilacın nasıl oluşturulduğunu bildiği için mi hâsıl olmuştur? Yoksa doktorun dediğine teslim olduğu için mi olmuştur? İlle de oluşumunu bilerek bu ilaç uygulanmalıdır denilirse; o zaman her hastanın eczacılık fakültesini bitirmesi lazım gelir. Özetle mânâsını anlasın ya da anlamasın, Kur’ân-ı Kerim inananlara şifadır. Cenâbı Hakk’ın, Kur’ân-ı Kerim’e dâir beyanı böyledir: “Biz, Kur’ân-ı Kerim’den öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.”(İsra 82)

      İnanan kul, “Rabb’im ne demiş? Dediklerini dinleyip ona tâbi olayım, ibâdât u taatle ömrümü geçireyim, O’na yakın olayım, bu İlâhî kitaptakiler Rabb’imin kelâmıdır” diye Kur’ân-ı Kerim’i okur, dinler. Şifâ bulur. İnanmayan ise onda sürekli bir hata, bir eksik var mı, diye araştırır. Ama bulamaz; o zaman hüsrana kapılır. Mânâsını bilmeden okunan Kur’ân-ı Kerim de ibâdettir. Kur’ân-ı Kerim’in ruhuna vâkıf olmak ise, ancak Allah’a kulluk ve zikrullah ile mümkündür.

     Hiçbir şey anlaşılmasa da mânâsından sevilir. Okunur ve okuyanın hâli öyle olur ki, Allah’ın bütün ayetlerinin emrettiklerini yapar, nehyettiklerinden kaçar. Yani onun hâli de Kur’ânı Kerim’den bir numune olur. Allah’ın Sevgilisinin sünneti canlı Kur’an’dır. İşte o sünnetin bir misli de Kur’ân-ı Kerim’i okuyan inançlı kulun hâli olur.

   Peygamber Efendimiz Kur’ân-ı Kerim’i hem güzel sesiyle okur, hem de güzel okuyandan dinlemeyi severdi. Kur’ân-ı Kerim okunduğu zaman da Allah’ın zikri sebebiyle gözleri dolu, dolu olurdu. Bu hâl sadece O’nun hâli değildi. Beraberindeki sahabesinin de hâli bu idi. İnsanlık hayatını Kur’ân-ı Kerim’siz düşünmek mümkün değildir. Beşeriyet tarihine baktığımız zaman, Kur’ân-ı Kerim hakikatlerinin dışında yaşanılan sosyal, iktisadî, ahlâkî, hukukî hayatın korkunç derecede insanlığın bunalımına sebep olduğunu ve insanların adeta vahşice birbirini katlettiğini, hak ve hukukuna riayet etmediklerini, bugün insan hakları dediğimiz hakların hiçbirinin beşeriyet âleminde olmadığını müşahede ederiz. Tarih bunu böyle kaydetmiştir. İnsanın, insan hakları dediğimiz hakları; merhameti, rıfkati, rahmeti, şefkati, izzeti, iffeti, hayâyı, sabrı, kanaati, tevekkülü, tefekkürü güzel duyguları, kısaca insan olmanın vasıf ve özellikleri ancak Kur’ân-ı Kerim’le birlikte kazandığını görürüz. Bazı şeylerin mantığını kendi mantığımızla, ölçülerimizle verirsek yanılabiliriz. Tarihte böyle olmuştur. İnsanlar birtakım kararları kendiliğinden verme durumunda olmuş ve bu kararlar istikametin de amel ettikleri, icraatte bulundukları için de maalesef helak olmuşlardır.

      Şimdi günümüzün insanı, aynı kararı, ortada Kur’ân-ı Kerim mevcud iken verirse, aynı badireye düşmesi mukadder ve muhakkak olur. Medenîlik, aydınlık, insanın Cenâb-ı Hakk’ın vasfettiği sıfatlara kavuşması ile mümkündür. İnsan olmasıyla mümkündür. İnsan, insanda mevcut olması gereken yüce vasıfların, hasletlerin öne çıkmasıyla insan olur. İnsan, insan olunca; merhametlidir, şefkatlidir, rikkat ehlidir, adaletlidir, izzet ve iffet sahibidir, hayâ ehlidir. Böylece o artık öyle bir modeldir ki, ona baktığımız zaman onun yanında kurtla kuzu bile kardeş olur, rahat geçinir. Şayet günümüz dünyasında barış ve huzur yoksa: bu haslet ve karakterlerden mahrum insan var olduğu içindir, kısacası bu Müslüman tipinden dünya mahrum olduğu içindir. Toplumları oluşturan asıl unsur çürümüş; taşlar yerinden oynamıştır. Toplum asliyetini kaybetmiştir. Kur’ân-ı Kerim, bu çürümüş insan tohumunu en verimli hâle getiren Allah kelâmıdır. İslam insanı, sadece kendi kulvarında, namütenahi serbest, alabildiğine başıboş yaşatan bir anlayış değildir. Bilakis bütün etrafıyla onu bağlantılı hâle getirip, sorumluluk duyguları içerisinde, hem kendi iç tabiatındaki tevhid zevkini ve şerbetini ona sunan, hem de dış tabiatındaki sosyal münasebetini doruk noktaya çıkartacak iksiri, aşkı ve de programı ona veren İlâhî bir dindir. Kitabımız Kur’ân-ı Kerim budur. Cenâb-ı Hakk’ın kulunun kalbine olan tecellisi haktır. Sevgi-sevda o tecellidedir. Muhabbet oradadır. Zikrullah ile kulun kalp âlemi feth olunur. Allah’ın muhabbeti o kulun kalbine iner. Kalp âleminde Cenâb-ı Hakk’ın sevgisi hâkim olan kulun, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği hususlarda Cenâb-ı Hakk’a itaatsizliği söz konusu olamaz. Kaynak eser Zikir ve Dua Prof.Dr.Haydar Baş