CAHİLİYE ARAPLARINDA HANİFLİK İZLERİ II…..

Dünden devam eden

        Okuma-yazma bilmeyen Son Peygam­ber; yepyeni ve kusursuz bir nizam; çağlar boyu düsturları, belagat ve fesahati bakımından insanları hayrete düşürecek bir kitap geti­rerek, insanlığa hak dinin esaslarını ve Allah’ın kendilerinden ne şekilde bir kulluk istediğini öğretti, gösterdi.

<CAHİLİYE ARAPLARINDA HANİFLİK İZLERİ II…..

   Getirdiği şeriatla en son ve kâmil düzeni yeryüzüne yaydı. Arapların elinde bozulmuş, çirkinleşmiş âdetler, yavaş yavaş yerlerini yeni dinin güzelliklerine bırakmış oldu.

   Mekke ve çevresinde muharref Hıristiyanlık, Yahudilik ve ateş­perestlik gibi birtakım inançlar mevcuttu. Müşrikler, zaten Kâ­be’nin içini putlarla doldurmuşlardı. Her kabilenin kendine özel yahut ortak tapındıkları putları vardı. Hıristiyanlar, Yahudiler, müş­rikler ve ateşperestler arasında dinî açıdan bir mücadele söz konusu değildi.

    Mücâdelelerinde, daha çok kabile taassubu hâkimdi. Bütün bu muharref dinler arasında müşterek noktalar epeyce çoktu. Za­ten Hıristiyanlar, muharref kitaplarının emrettiği şeylerden istedik­lerini uyguluyorlar, birçok çirkinliği işlemekten çekinmiyorlardı. Farklı inançlara sahip bu insanlar, birbirlerine hoşgörü ile bakabi­liyorlardı.

   Fakat asıl mesele, bu insanların Resulûllah’ın davasına karşı neden hoşgörü sahibi olamadıkları noktasında düğümleniyor­du. Neden, İslam’a hoşgörü ile bakamıyorlardı? Çünkü, Allah Re­sulü, onları şirkten temizleyecek, inançlarını yepyeni bir kıvama sokacak, yaşayageldikleri çirkin hayatlarını altüst edip güzel bir mecraya yönlendirecek yeni bir mesaj, yeni bir nizam getirmişti.

   İslam öncesi Arabistan’da, bir din diğer bir dinin bâtıl anlayışını da kabul etmişti. Böylece putperestlik ve Hıristiyanlık kolaylıkla birarada yaşayabiliyordu. Bu da bize; bâtılın, diğer bir bâtıl anla­yışla çoğu zaman barışık olabileceğini ve fakat hiçbir zaman hak ile beraber ve barışık olamayacağını göstermesi açısından manidardır.

    Resulûllah’ın getirdiği nizam, onların kötülüklerine, çirkinlik ve sapmışlıklarına temelden son veriyordu. Denebilir ki; tarihte pek az peygamberin kavmi, kendi bâtıl ve yanlış anlayışlarına bu de­rece inanmıştı. Belki de hiçbir toplumda adaletsizlik, iğrenç tavır­lar sosyal hayata bu denli nüfuz etmemişti. Bu sebeple Mekkeliler, diğer inançlara gösterdikleri hoşgörüyü İslam’a gösteremezlerdi, göstermediler de.

   Şu bir gerçektir ki; herkes kendi inancının gereğini yapar. Hak­kın temsilcileri hayrın yayılması için ısrar ederken, bâtılın temsilci­leri de her çeşit kötülüğün çoğalması için çırpınır dururlar. Bu yönü ile dünya, sadece inançların mücadele sahasıdır.

 

Prof.Dr. Haydar BAŞ   Rahmeten li’l-Alemin cilt 1 Kitabı sayfa : 79 /82

Yazıyı hazırlayan: Gökhan Demir